Mustafa Kemal Paşa ve İslam Dünyası.

Bu yazıda Mustafa Kemal Paşa'nın; İslam Devletleriyle ilişkisini, Emperyalizme karşı Doğulu masum devletlerle işbirliğini, İslam Devletleri hakkındaki sözlerini ve barış hakkındaki sözlerini aktaracağım. İyi okumalar dilerim. Başlamadan önce Kemalist hareketin, Kemalist devrimin mazlum ve ezilen devletler için ne kadar önemli olduğunu anlamak gerekmelidir.

Tarihçilerin Kutbu rahmetli Halil İnalcık Hoca şu değerlendirmelerde bulunur: İngiltere'yi korkutan iki hareket vardı: Biri Mustafa Kemal'in millî ayaklanması, diğeri Bolşeviklik. (Halil İnalcık, Milli Mücadele Tarihi, 7.Baskı, İstanbul, 2023, s. 80.)

“Kemalizm, müstemlekeciliğe karşı bir isyandır... Kemalizm millî kurtuluş hareketlerini henüz tahakkuk ettirmemiş milletler için daima bir ideal ve bir ideoloji kaynağı teşkil edecektir...(Burhan Asaf (Belge), “Faşizm ve Türk Millî Kurtuluş Hareketi”, Kadro Dergisi, Cilt: I, Sayı: 8, Ağustos 1932, ss. 36-39'den naklen Mustafa Albayrak, Kemalizm'in Düşünsel Temelleri ve Tarihsel Oluşumu, 2010, s. 327.)

Anıl Çeçen şöyle der: Kemalist Devrim, emperyalizme karşı tüm mazlum uluslara bir kurtuluş ışığı yakıyordu. Çağımızın iki büyük devriminden birisi olarak, dünyanın birçok ülkesine ufuk taşıyor ve geleceğin daha dengeli bir dünya düzeni için öncülük ediyordu. Sonraki yıllarda antiemperyalist kurtuluş savaşı veren dünyanın ezilen ülkeleri, Mustafa Kemal ve Kemalist Devrim modelini örnek alarak çağdaşlaşma yoluna girebilmişlerdir. Kemalist devrim, Türk ve İslam dünyasına çağdaş bilim ve hukuk düzeninin taşınmasıdır.(Anıl Çeçen, 100 Soruda Kemalizm, 8.Basım, Ankara, 2009, s. 102.)  Kemalizm, en başından sonuna kadar anti-emperyalist bir anlayışla hareket etmiştir Mustafa Kemal, 7 Temmuz 1922 tarihinde, Sovyet elçisi Aralov’un, İran elçisi Mümtazüddevle İsmail Han onuruna verdiği bir yemekte dile getirmiştir; “Türkiye’nin mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türki ye âzim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete er dirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: II, 4. Baskı, Ankara 1989, s. 44.)

Tunus'ta yayınlanan, 8 Ocak 1921 tarihli Lir gazetesi şöyle diyordu: Beş asırdan beri İslamiyet'in yükselmesi için çarpışan Kahraman Türk Milletine son zamanlarda Allah Mustafa Kemal Paşa'yı gönderdi.(Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Cilt 4, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s. 181.)

"Türk Bağımsızlık Savaşı, Batı emperyalizmine karşı bir savaş olarak yürütüldüğü yıllarda (1919-1923), tüm Asya halkları bu savaşı kendi savaşları gibi benimsemişlerdi. Hindistan'da Gandhi, Mustafa Kemal'i destekliyordu." (Halil İnalcık, Türklük Müslümanlık ve Osmanlı Mirası, Kronik Yayınları, 2.Basım, 2023, İstanbul, s. 241.) Mustafa Kemâl, Asya memleketlerini emperyalizme karşı ortak mücadeleye çağırdı. (...) Hint toplumunun değişiminde de, Atatürk devrimleri örnek alındı. (Halil İnalcık, Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kronik Yayınları, 1.Basım, İstanbul,  2020, s. 24.) Öte yandan Mustafa Kemâl devrimi, yalnız Müslümanlar için değil, Hindu aydınları için de bir ilham kaynağı olmuştur. (Halil İnalcık, a.g.e., s. 25.) O Müslümanların gözünde önemli bir İslami figür, bir kahraman haline gelmiştir. İslam'ın Kılıcı (Seyf-ul İslam), İslam'ın Aslanı (Esed-ül İslam) olarak vasıflandırılmıştır. (Metin Hülagü, İslam Birliği ve Mustafa Kemal, Timaş Yayınları, 1.Basım, İstanbul, 2008, s. 8.) İslam’ın Kılıcı” ifadesi, 1922’de sadece İngiliz basınında değil, Amerika ve Avustralya basınında da yer edinmiştir. (Ertürk Özel'in yazısı bu konu hakkında faydalı olacaktır. ''İslam’ın Kılıcı'')

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında emperyalistler karşısındaki üstün başarılarıyla, İslam dünyasının dikkatini çekmiştir. Müslümanlar o dönemde Mustafa Kemal'in Allah tarafından görevlendirilen yüce bir kişilik olduğuna inanmışlardır. Mustafa Kemal'i çok sevdikleri gibi onu kendi milli kahramanları olarak görmüşlerdir. Zeki Velidi Togan'a kulak verelim: "Bombay'da bir camiye girmiştim. Duvarına 'Zinde bad Mustafa Kemal' diye yazılmış bir levha asılmış olduğunu gördüm. Mihrabın sol tarafında da iki rahle üzerinde Kur'an'ı Kerim ile Mesnevi bulunuyordu. Yani Hindistan Müslümanları Mustafa Kemal'i kendi milli kahramanları sayıyordu." (Zeki Velidi Togan, Hatıralar, 4.Basım, Ankara, 2019, s. 449.) 

Müslümanlar, halife ile beraber açıkça Mustafa Kemâl'i desteklemeye başladılar; ümitlerinin Ankara'da olduğunu gördüler. (...) Hint Müslümanları gözlerini tamamen Ankara'ya çevirdiler. (...) Şimdi Mustafa Kemâl, emperyalizme karşı mücadelenin kahramanı olarak görülüyordu. (...) Mustafa Kemâl'e katılmak için gönüllü toplanmasına karar verildi. (Halil İnalcık, a.g.e., s. 27.)

Her fırsatta dünya Müslümanları Mustafa Kemal Paşa'ya karşı olan minnettarlıklarını sunmaya çalışmışlardır. 18 Temmuz 1922'de Hindistan Karaçi'de buluşan Müslümanlar, bu toplantıda İslam adına dövüşen Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın cesareti dolayısıyla kutlanmasını kararlaştırmıştır. (Mim Kemal Öke, Hilafet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991, s. 70.)

Mustafa Kemal Paşa'da Nutuk'ta İslam dünyasının sevgi ve saygısını kazandığını şöyle ifade etmiştir: "Bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum." (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, İstanbul, 2002, s. 572.)

Mustafa Kemal'in kontrolündeki Hakimiyet-i Milliye gazetesi 28 Ocak 1920 tarihli sayısında Hint Müslümanlarından şöyle söz etmiştir: "Hint Müslümanlarının bizim için yaptıklarını sonuna kadar unutmayacağız. İslam dünyasının yardımı Avrupa'nın vahşi emperyalizmini korkunç bir kuvvetle sarmış ve uçurumun kenarında bulunan bize bir dayanak meydana getirmiştir. 60 milyon Hint Müslümanı Mısır, Cezayir, Fas, Afgan, Türkistanlı Türkiye'nin geleceği ile ilgileniyor." (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Cilt: 2, Ankara, 1994, s. 349.)

Milli Mücadelenin uzun vadede İslam dünyasına kazandırdığı en önemli olgu tüm toplumu içine alan ve genel bir örgütlenmeye dayanan milli nitelikli direniş eyleminin başarılı olacağı inancıdır. (François Georgeon, “Kemalizm ve İslam Dünyası (1919-1938): Bazı İşaret Taşları”,  (ed. İskender Gökalp- François Georgeon), İstanbul, 1990, s. 28.)

Mustafa Kemal Paşa halkı tek bir çatı altında birleştirmek amacıyla teknisyenliğini kullanarak zamanın koşullarından ötürü sık sık İslam'ı öven konuşmalar yapmıştır. "Mustafa Kemal Paşa mevcut şartlar ve siyaset dahilinde, diplomatik ve politik olarak İslam dünyasının gücünden maddi ve manevi yönde kurtuluş savaşının başarısı için yararlanmış aynı zamanda bu Müslüman toplumlara da istiklal konusunda örnek olmuştur." (Bahri Oğuzhan Demirezen, Milli Mücadele Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın Ortadoğu ağırlıklı İslamcılık Politikası, Uluslararası Sosyal Bilimler Akademi Dergisi 2, Sayı-3, Haziran 2020, s. 190.)

Ankara Hükümeti 1922 yılının başlarında Ankara'da olmak ve Mustafa Kemal'in başkanlığı altında toplanmak üzere diğer bir İslam Konferansı'nın toplanması teklifinde bulunmuştur. (F.O: 371/7883. 167284'den naklen Yrd. Doç. Dr. Metin Hülagü, Milli Mücadele Dönemi Türkiye - İslam Ülkeleri Münasebetleri, s. 933.)

Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele döneminde İslamcılık Politikasını işgalci ülkeler açısından stratejik, sömürge yolları üzerinde olan Ortadoğu’da yoğunlaştırmıştır. M. Kemal, bu siyaseti uygularken, içinde bulunulan şartlara ve realiteye uygun bir biçimde adımlar atmış,
Müslüman ülke ve toplumlara mevcut şartlar içerisinde, stratejik olarak adım adım uygulamıştır. Paşa’nın bu izlediği bu siyaset karşımıza askeri, diplomatik, propaganda ve politik faaliyetler olarak çıkmaktadır. Stratejik bir hamle olarak Mustafa Kemal Paşa’nın izlediği bu politika halkının çok büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu’nun işgal edilerek Anadolu’nun işgali için emperyalist ülkelerin bir ikmal noktası olması açısından bu bölgede daha yoğun olmuştur. (Bahri Oğuzhan Demirezen, a.g.m., s. 177.)

Mustafa Kemal Paşa, bu mevcut durumu iyi analiz etmiş ve düşmana burada vurulacak olan bir darbe kurtuluş savaşının seyrine etki ederek düşmanın yurttan atılmasını kolaylaştıracak bir adım olarak görmüştür. Mevcut şartlar içinde bunun yapmanın en mümkün yolunun ise bölgedeki Müslümanlarla irtibata geçerek işgalcilere karşı direniş gücü oluşturmak olacağını düşünmüştür. Bu düşünce doğrultusunda özellikle Suriye ve Irak’ta direniş cemiyetleri, propaganda faaliyetleri ve ayaklanmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Senusi tarikatının nüfuzu da yine bu bölgede etkili bir unsur olarak kullanılmıştır. (Bahri Oğuzhan Demirezen, a.g.m., s. 177.)

Kısacası İslamcılık politikası ile İslam dünyasının desteğini alarak, dikkatlerini milli mücadele ve hilafetin merkezine çekerek maddi ve manevi desteklerini almak, ayrıca işgalci devletlerin kaynaklarına sekte vurarak kurtuluş savaşını başarıya ulaştırmak amaçlanmıştır. (Bahri Oğuzhan Demirezen, a.g.m., s. 177.)

15 Haziran 1919 tarihinde Irak Şeyhülmeşayihi Paşa mektubunda şöyle der: “Bütün İslam dünyasının iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin dağınıklık yüzünden ayrı ayrı zaafa uğraması, Muhammed Ümmeti için şanlı bir halde buna karşı el ele vererek Muhammed Ümmetinin hürriyet ve bağımsızlığı uğrunda mücadele etmek bizler için Allah’ın emridir.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 2, s. 378.; Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, T.C. Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi: 45, Ankara, 1995, s. 73)

Atatürk; 26 Nisan 1920'de şöyle demişti: Bu bir halk hareketidir; onun desteği olmazsa bu hareket ölür. Biz aynı zamanda bütün İslam dünyasının yardımına dayanıyoruz. Müslüman ırklardan en son hür kalan, Türklerdir ve İslam dünyası da onların hür kalması için gayret edecektir. Düşmana karşı koymak için üzerlerine düşeni yapacaklarına dair, diğer memleketlerdeki Müslümanlardan birçok teminatlar almaktayız. Bunların çoğunluğu Britanya tarafından fethedilen ülkelerde yaşamaktadırlar ve şimdi bizi ezmek isteyen de Britanya'dır. İslam'a karşı açtıkları Haçlı seferlerinin en sonuncusuna geldik ve bugün İslam, tehlikeye karşı müteyakkızdır. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 8, s. 117; Chicago Daily Tribüne, 4 Mayıs 1920, s. 3.; ASD, c. III, s.15.)

Müslümanların Ankara’ya gösterdiği destek devam etmektedir. 25 Haziran’da İkdam’da yer alan habere göre, Mısırlı Müslümanlar Anadolu için 20.767; İstanbul’daki yetimler için ise 955 Mısır lirası yardımda bulunmuşlardır. (KSG-IV, 1922 Haziran, 25-2 Pazar, s. 494'den naklen Özgün Nil Dümen, a.g.m., s. 253.) 

27 Haziran’da ise dört gün önce Ankara’ya gelen İran Elçisi Mümtazüddevle İsmail Han şerefine Afgan Elçiliği’nde ziyafet verilir. Yusuf Kemal Bey, Aralof, Abilof, Ali Fuat Paşa, Kırım delegesi Sabri Ayazof şölene katılan isimlerdendir. Afgan Elçisi Ahmet Han, Türkçe yaptığı konuşmasında Doğu’nun uyandığını söyler. Mümtazüddevle ise Türk ordusuna başarı dileklerini iletir. Yusuf Kemal Bey ise Batı’dan gelen saldırıların Doğu milletlerini birbirine yakınlaştırdığını belirtir. (KSG-IV, 1922 Haziran, 27-2 Salı, s. 497'den naklen Özgün Nil Dümen, a.g.m., s. 254.)

Ziyafetten üç gün sonra Mümtazüddevle, Çankaya’ya gelerek Mustafa Kemal Paşa’ya güven mektubunu sunar. Mustafa Kemal de karşılığında iki ülkenin dostluğunun ebedi olacağını kendisine söyler. (KSG-IV, 1922 Haziran, 30-1 Cuma, s. 501'den Özgün Nil Dümen, a.g.m., s. 254.)

Mustafa Kemal Paşa 17 Mayıs 1920’de Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınladığı bildiride İslam dünyasına egemen olmayı düşünen İngilizlere karşı mücadelenin tüm Müslümanların görevi olduğunu vurgulamıştır. (Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), Ankara, 1978, s.130'dan naklen Ömer Osman Umar, Milli Mücadele Dönemi Atatürk'ün Ortadoğu Politikası, Elazığ, 2010, s. 447.)

Türk kuvvetlerinin tüm dünyada ve Ortadoğu bölgesindeki Müslümanları kurtarmaya yönlendirilemeyeceği vurgulanarak, tüm İslam ülkelerinin bağımsızlık hareketine girişmeleri teşvik edilmiştir. (Nurettin Gülmez, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da Yeni Gün, Ankara, 1999, s.238'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 447.)

Atatürk, Türk ve Arap milletlerinin bağımsızlığını savunmuştur. Onun için de düşman işgallerinin protesto edilerek, düşmanın yurttan çıkarılması için silah kullanmaya karar vermiştir.(Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı (ATASE) Arşivi, Kutu No:641,
Gömlek No:60, Belge No:60-12.'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 447.)

Mustafa Kemal Paşa 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesini İslam dünyasına duyururken, Halifeliğin merkezi İstanbul’un düşman işgaline uğradığı ve vatanın kurtuluşu için girişilen mücadeleye manevi yönden yardım beklediklerini beyannamede şöyle vurgulamıştır: “Şam’ın Kurtuba’nın, Kahire’nin, Bağdat’ın sükutundan sonra İslam’ın son Dar’ül Hilafesi İstanbul da düşman silahlarının gölgesine düştü. Afrika’da, Hindistan’da iç Asya’da kahır ve cebir altına giren kardeş yurtlarına ağlarken, şimdi Kıble-i İslam’ı,
Ravza-i Nebevi’yi taşıyan Hicaz ve Yemen kıt‘aları, Filistin, Irak, İngiliz saltanatının engin ve nihayetsiz anayolu haline geldi. Milletimize ve onun istiklali uğruna giriştiği mücadeleye manevi desteğinizi bir saniye bile eksik etmeyin”. (Adnan Şişman, “Atatürk Döneminde Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinin Başlaması ve İlk Diplomatik Temaslar”, Atatürk Uluslararası Kongresi 25-29 Ekim 1999 Türkistan-Kazakistan, C.I, Ankara, 2000, s. 169'dan naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 448-449.)

Mustafa Kemal Paşa, Ortadoğu’daki tüm Araplara, Afganistan’a ve Hindistan’a kadar tüm İslam Dünyasına bildiriler göndermiştir. Şeyh Ahmet Şerif es-Sunusi de Mustafa Kemal Paşa’ya hizmet etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. (Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, Ankara, 1987, s. 188'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 449.)

Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek ve mukarrerat
müzakere etmek amacıyla Suriye ve Filistin İttihad-ı İslam murahhası Şeyh Abdülkadir
Efendi Emir Faysal ve tüm Arapların temsilcisi olarak Antep’e gelmiştir. (ATASE Arşivi, Dosya No:8/141, Klasör No:594, Fihrist No:31'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 450.)

Atatürk Milli Mücadele döneminde Ortadoğu milletlerinin bağımsızlığı için büyük çaba göstermiş ve bu yönde de Ortadoğu milletlerine öncülük etmiştir. Atatürk Philadelphia muhabirine 1921 yılında verdiği cevapta hiçbir zaman Panislamizm politikası takip etmediklerini, dünyanın yarısını veya dörtte birini fethetme niyetlerinin olmayıp asıl amaçlarını Misak-ı Milli hedeflerini gerçekleştirmek olduğunu açıkladıktan
sonra tüm milletlerin kendi kaderlerini belirlemesinden yana olduğunu, onun için de
Müslüman dünyasının da bu hakka sahip olduğu takdirde savaşmaya gerek kalmayacağını
şöyle ifade etmiştir: “Biz bilakis, sadece milletlerin kendi mukadderatlarını bizzat tayin etmeleri prensibinin Müslümanlar dahil bütün milletlere samimi bir şekilde tatbik edilmesi halinde insanlığı harbin felaketlerinden kurtarabileceğine inanıyoruz. Sanırım her millet gibi her fert vicdan hürriyetinden tam olarak istifade etmelidir. Bu prensip, “bir millet şayet Müslümansa bağımsızlığa hakkı yoktur” şeklinde düşünen düşmanlarımız tarafından maalesef çiğnenmiştir. Halen Suriye’de, Irak’ta ve Anadolu’da cereyan eden hadisat ileri sürdüğüm bu hususun en güzel bir delilidir. Bizim dinimiz İslamlıktır. İslamlık dogmatik kısmı dışında nazara alınırsa en geniş anlamı ile bir müsamaha temeline istinat eden sosyo-politik bir sistemden başka bir şey değildir ve ferdiyetçilik ile komünizm arasında orta bir yol teşkil etmektedir” (Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemine Ait 100 Belge) 1919-1923, C.I, s.274-275'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 464.)

Mustafa Kemal Paşa 7 Temmuz 1922’de yaptığı bir açıklamada: “Eğer bugün Türkiye’nin giriştiği savaşım yalnız kendisi için olsaydı, bu daha kısa daha az kanlı ve daha çabuk bitirilmiş olurdu. Türkiye’nin savunduğu dava tüm mazlum halkların, tüm Doğu’nun davasıdır” demiştir. (İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları (1920-1945), C.I, Ankara, 1989, s. 119-120'den naklen Ömer Osman Umar, a.g.m., s. 464.)

Mustafa Kemâl'in önderliği altında Anadolu'da milli ve seküler bir cumhuriyetin ortaya çıkması, bütün İslam dünyasını temellerinden sarsan gelişmelerin başlangıcıdır. (Halil İnalcık, a.g.e., s. 29.)

Darülfünun’un eski hocalarından olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu da Atatürk’ü Türk milleti ile özdeşleştirici bir anlatımı tercih etmiştir. 
Atatürk’ün Türk ulusunun sembolü olduğunu düşünen İsmail Hakkı’ya göre Atatürk, çektiği acılarla, hedefleriyle, istekleriyle Türk’ün ta kendisidir. (İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), “Atatürk Ne Demektir?”, Yeni Adam, Sayı: 96, 31 İlkteşrin 1935, s. 3.) Türk’ün Atatürk’ün şahsında en yüksek şansını bulan bir millet olduğunu belirten İsmail 
Hakkı, Atatürk’ün sadece Türk tarihini değil, dünya tarihini de değiştirmesi bakımıyla en büyük adam olduğunu ileri sürmektedir. (İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), “Dumlupınar Savaşı”, Yeni Adam, Sayı: 36, 6 Eylül 1934, s. 2.) "Çünkü İsmail Hakkı’ya göre Atatürk olmasaydı, hem Türkiye emperyalist devletlerin elinde köle konumunda olurdu, hem de diğer Müslüman memleketlerde yaşanan hürriyet ve kurtuluş hareketleri yaşanmazdı. Bu nedenle İsmail Hakkı, Atatürk’ün hem Türk hem de dünya tarihi için de yaratıcı olgunlaşmanın karşılığı olan en parlak bir örnek olduğunu savunmaktadır." (Lemi Atalay, Atatürk Dönemi Düşünürlerinin Gözüyle Kemalizm ve Türk İnkılâbı, Ankara, 2014, s. 70.)

Townshend'in görüşmeler sonunda edindiği ve İngiliz Dışişlerine de aktaracağı izlenim tam anlamıyla Gazi Paşa'nın Londra'yı tehdididir: Eğer Yunanlar Türk topraklarını boşaltmazsa, Mustafa Kemal Hindistan, Afganistan, Irak, Filistin, Mısır ve benzer İslam ülkelerinde korkunç bir cihad başlatabilir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgelerinde bile General Townshend'in Türk milliyetçilerini ziyaretinin Kemalistler adına büyük başarı olduğu ifade edilmektedir. (Selim Erdoğan, Büyük Taarruz, Kronik Yayınları, 7.Baskı, İstanbul, Ekim 2023, s. 187.)

Ayrıca şunu söylemekte fayda vardır; İngilizler, Kemalistlerin İslam gücünü kullanmasını istememekle beraber İslam ülkelerinde saygınlık kazanmasından çok çekinmişlerdir. "İstanbul'daki İngiliz Elçiliği Siyasal Danışmanı Andrew Ryan, Şubat 1922'deki bir memorandumda, "Kemalistler İslam ülkelerinde muazzam bir saygınlık kazanacaklar," diyordu: Dolayısıyla, Yunanların Anadolu'yu acilen terk etmesini önlemek için her şey yapılmalı. Hıristiyanların Anadolu ve kendilerinin Trakya'daki çıkarları adına bir çağrı yapılmalı; Anadolu'nun olası tahliyesini de içerecek genel bir çözümü hızlandırmak için her türlü çaba harcanmalı." (Sevtap Demirci, Belgelerle Lozan Taktik-Stratejik Diplomatik Mücadele, 4.Basım, İstanbul, 2017, s. 43.)

Hindistan Kral Naibinden Hindistan İşleri Bakanlığına tel, 11.9.1922. “Türk zaferi, İslam dünyasında şiddetli yankılar yapacak ve Hindistan’da güçlüklerimizi artıracaktır. Hindistan bakımından Majesteleri Hükümetinin amacı eski Türk-İngiliz dostluğunu diriltmek olmalıdır. O zaman Hindistan Müslümanları yatışacak, Afganistan sınırındaki güçlüğümüz azalacak; Türkiye, Rusya’dan ayrılmış olacaktır. Türklerin zaferlerinin meyvelerini ellerinden almaya kalkışmak ise İslam dünyasında fırtına koparacaktır.” (Bilal N. Şimşir, Lozan Günlüğü, Bilgi Yayınevi, 2.Basım, Ankara, Aralık 2012, s. 31.)

Doğu dünyasının o dönemde sömürge olan Müslüman toplumları ve onların önderleri Türk Kurtuluş Savaşı’na; “İslâmın Hıristiyanlığa, Doğu’nun Batı’ya, Asya’nın Avrupa’ya ve Kemalist Türkiye’nin emperyalist İngiltere’ye karşı kazandığı en büyük zafer” olarak bakmışlardır. (Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt: II, Ankara 1986, s. 269.)

Türk zaferi üzerine İslam dünyası baştan başa bayram ediyor. Fransa bunun tehlikeli sonuçlarına katlanamaz. İngiltere bilmeli ki Fransa, Yunanistan'ın yanında savaşmaya hiçbir zaman razı olmayacaktır.(B.N.Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 4.C, s.CXIX/493'den naklen Turgut Özakman, Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Kitabevi, s. 513.)

Azerbaycanlı kardeşlerimiz 30 Ağustos zaferinden duydukları çoşkuyuda çeşidi vesilelerle dile getirmişlerdir: "Son günlerde Türk ordusunun kazandığı muharebeler, düşman üzerine indirdiği büyük darbeler ve şanslı galebeler, her bir Müslüman Türkün göğsünü samimî bir sevinçle kabartıyor. Hakikaten Türk ordusunun Yunanlılar üzerine olan bu şaşaalı muzafferiyeti Türk ırkının ne kadar müstesna, ne kadar zinde olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Türk ordusunun, bu kadar mahrumiyetler içerisinde Yunan ordusunu ezip hırpalaması bütün Müslümanları hususiyle bir candan bir ırkdan olan biz Azerbaycan Türklerini sevinçten sevince garketti." (Erol Kürkçüoğlu, Atatürk, Millî Mücadele ve Türk Dünyası, 1998, s. 524.)

"(...) Reuter’in belirttiğine göre İstanbul’daki Ulusçu çevreler Sevr Anlaşması’nın elenmesi ve genel bir çözüm aramak gerektiğini savunuyor ve Kemalist başarıların İslam Dünyası’nda bir zafer olarak algılandığı belirtiliyor." (The Daily Mirror, “Bulgars May Join Turks In Menacing Alliance”, 14 Eylül 1922, s. 3'den naklen Aylin Hacihanifoğlu, Millî Mücadele'nin İngiliz Basınındaki Yankıları (1919-1922) - Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2019, s. 198.)

Sefir Sultan Ahmed'den Büyük Millet Meclisi Reisi Mücahid! ve Başkumandanı Alisi Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine ve Büyük Millet Meclisi Alisine: Paşa Hazretleri! Sizin en samimi ve en hakiki kardeşleriniz olan biz Afgan Müslümanları daima sizin sürururunuzla mesrur, kederlerinizle elemnakiz. (sevincinizle sevinir, üzüntünüzle üzülürüz) {Yaşasınlar, sedaları, alkışlar). Sizin zaferiniz bizim zaferimizdir. Sizin saadetiniz bizim saadetimizdir. Hakkın yükselmesi için cihat meydanlarında isarı hun eden {cömertçe kanlarını veren) İslam mücahitlerini Cenabı Hak mutlaka fevz ve zafere mazhar kılacaktır. (İnşallah sesleri). Hakka nusret edenlerin en büyük zahiri hallakı kerimdir. Siz Türkiye Müslümanları ki bütün İslam aleminin kurretülaynısınız (göz nurusunuz), sizler inşallah ilelebet İslamın alemdarı (bayraktarı), vahdet ve uhuvveti İslamiyenin merkezi nevvarı {aydın merkezi) olacaksınız. (Alkışlar}. Siz nasıl isterseniz bakınız, lakin bütün Müslüman milletleri ve bilhassa Afgan milleti daima sizi kurretülaynı telakki ediyor. (Alkışlar). Ve pişdarı İslam tanıyor. Cenabı Hak bu büyük şerefi bu muazzam milletin fedakarlığına mukabele/en ihsan buyurmuştur. Siz kurtulacak, zafer ve saadete nail olacaksınız ve sizinle beraber bütün Müslüman milletleri, bütün mazlum milletler ha las bulacaktır. Davamız haktır. Binaenaleyh zafere vusul de hakkımızdır. (Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Afganistan, TTK Yayınları, Ankara, 2019, s. 82.)

Afganistan ile ilişkilerin ise karşılıklı olarak son derece kardeşçe ve olumlu ilişkiler yürütüldüğünü görürüz. 2 Mart günü Afganistan’ın bağımsızlığının üçüncü yıldönümünün Ankara’da kutlamaları yapılır. Elçilikte şölen verilir. Elçi Ahmet Han, “…Afganistan’ın Türkiye’ye bağlılığı çözülemez” sözleriyle iki ülke arasındaki bağlılıktan bahseder. Azerbaycan elçisi de oradadır. Ahmet Han’ın mecliste okunan mektubunda ise şu satırlar yer alır: “Sizin zaferiniz, bizim zaferimizdir. Sizin mutluluğunuz, bizim mutluluğumuzdur. Hürriyet ve bağımsızlık sizin ve bizimşiarımızdır. Bundan sonra bütün İslâm aleminin, bütün Şark aleminin ve bütün ezilenler dünyasının da şiarı olacaktır…” (KSG-IV, 1922 Mart, 2-1,2 Perşembe, s. 301'den naklen Özgün Nil Dümen, a.g.m., s. 118.)

Türkiye ile Müslüman devletler arasındaki ilişkileri zedeleyebilecek nitelikteki "Hilafet" kurumunun kaldırılması ise Müslüman dünyasında büyük bir tepkiyle karşılanmamıştı. Ancak, olumsuz bir tepkinin oluşabileceğini göz önüne alan Atatürk, saltanatı 1922 yılında kaldırmakla birlikte, hilafetin kaldırılmasını bir süre geciktirmiş ve ancak 3 Mart 1924 tarihinde, artık köhnemiş ve anlamını yitirmiş olan bu kurumu kaldırmıştı. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laik bir devletin kurulması, Müslüman ülkeler topluluğunda beklenildiği gibi olumsuz bir tepkiyle karşılanmamış, aksine Türkiye'nin başarılarını kendilerine örnek almak isteyen devlet liderleri olmuştu. Bu devlet adamlarının gözünde Türkiye emperyalizme karşı savaşmış ve zafer kazanmış bir devletti ve Türkiye'nin bu davranışı kendi ülkeleri için de örnek olmalıydı. (Hüner Tuncer, Atatürk Döneminde Türk Dış Politikası, 1.Basım, İstanbul, Temmuz 2021, s. 117.)

Afganistan Elçisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına da aşağıdaki coşkulu kutlama yazısını gönderdi. "Sevgili kardeşler! ...gazanız, zaferiniz mübarek olsun!" dedi. Yazı, 13 Eylül günü Mecliste okundu ve alkışlandı. Aynen şudur: Türkiye Büyük Millet Meclisi Alisine Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: (...) Bu öyle ilahi bir zaferdir ki, yeryüzünde hiçbir millete nasip olma mıştır. Dünyada hiçbir fazilet, hiçbir imtiyaz yoktur ki, sizin payenize erişebilsin. Yüzlerce milyonluk koca bir İslam alemi sizin hamaset ve şe hametinizin meftunudur (sizin kahramanlık ve yiğitliğinize vurgundur) (Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 110-111.)

Atatürk İslam dünyasına az ya da çok kendi çağdaşlaşma düşüncelerini ve modelini anlatmak için her türlü araçtan yararlanmaya çalışmıştır. İslam dünyasının içinde bulunduğu konjonktürden dolayı bu propagandanın boyutlarını, birkaç istisna dışında, izleme şansımız yoktur. Ancak Atatürk'ün temel beklentisi: İslam dünyasının kendi yolunu izleyeceğine yöneliktir. Atatürk'ün İslam dünyası için ne anlam ifade ettiği konusunda ilk somut göstergeleri Atatürk'ün ölümü üzerine İslam dünyasından gelen tepkilerde görmekteyiz. Birkaç istisna dışında Doğu ve İslam dünyası büyük bir kahramanını ve liderini kaybettiğinin bilincindedir. (Celal Metin, Atatürk ve İslam Dünyası, Ankara, 2004, s. 463.)

Atatürk, 27 Mart 1933’te de şöyle demişti: “Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. (...) Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 26, s. 144.)

Atatürk'ün, 21/22 Aralık 1937 tarihinde Karpiç Lokantasında Suriye Vekili Cemil Mardam ve Adil Arslan ile Suriye'nin bağımsızlığı ve Fransızlar'ı uyardığı konuşmayı aktarmakta yarar vardır. (...) Bizim, Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir mevcudiyetten asla korkusu olmadığı içindir ki, ben bu sözleri böyle açıkça söylüyorum; ve çok arzu ederim ki, makul vaziyet sahibi olan Suriyeli kardeşlerimizin hakkını müdafaa edenler de en aşağı bu kadar cesur olsunlar. En nihayet, insanlık aleminde insanım diyen Fransızların, bu yüksek davayı tanımamak için ileri sürecekleri mazeretlerin çok kıymetsiz olacağı anlaşılmaktadır. Bizim düşündüğümüz ve Suriyelilere düşünmeyi tavsiye ettiğim husus, Fransızların da lehindedir. Fransızlar ne istiyorlar? Benim şahsen gördüğüme göre, onların bin bir derdi, belası ve halli lazım gelen bin bir meselesi vardır. Onlar için akıllıca hareket şu olmaz mı ki, bir taraftan Türkleri dost olarak tanıdıklarını söylerlerken, ki bunda samimi olmalarını temenni ederim, diğer taraftan da dostlarımızın hakkını versinler? Eğer Fransızlar bu hususta birtakım hayali ve kaprisi yol yollara saparlarsa, korkarım ki, netice aleyhlerine olur. Bu hususta arkadaşlarımı, Suriye arkadaşlarımı teşvik etmek istemem. Fakat ben, Kemal Atatürk, söylüyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti Fransa'ya bütün bu düşüncelerinin makus olacağını gösterecektir. Bu cevap yerinde maddi ve yerinde manevi olacaktır. Çok temenni ederim ki, Fransa hükümeti bunu takdir etsin. O kadar. Bunları bugün söylüyorum, onları yarın açıkça deklare etmek için söylüyorum. Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar. Benim için diplomasi meçhuldür. Benim için realite vardır. Bu olacak mı? Olmayacak mı? Benim makul olarak söylediğim şey olmalıdır. Çünkü ben makul olmayan bir şeyi hayatımda asla düşünmedim. Dünyanın, insanlığın, hakiki lojik gördüğü bir şeyi, herhangi bir millet olursa olsun, birtakım makul olmayan ve alçak ve adi menfaatlar peşinde koşarak onu yapmamaya girişirse, ben, kuvvet kullanmadan onların mağlup olacağına eminim. Şimdi, somut olarak, belki hiç temas etmediğiniz ve etmeye lüzum görmediğiniz Hatay meselesi vardır. Hatay meselesi şahsım için yeni bir mesele değildir. Arkadaşlarım beni mazur görsünler. Mösyö Franklin Bouillon ile çok uzun görüştükten sonra, ben birtakım özel şartlar ile Hatay'ı bıraktım. Bırakmayabilirdim. Fakat bıraktım. İki şey için bıraktım. Bunu açıkça söyleyeyim. Bir kere Suriye mevcudiyetini az çok kuvvetli bir hale koymak için. İkincisi; bir gün Türkiye ve Suriye birbirini anlayacaklardır, bir gün makus hareketler ortadan kalkacaktır, biz Suriyelilerle kolaylıkla anlaşırız diye bıraktım. Ondan sonra karşılaştığımız vaziyetlere, biz ve Suriyeliler şahit olduk. Bunun üzerine zannederim ki, Başvekil ile konuşulmuştur. Daha fazla görüşmeye lüzum yoktur. Fransızlar, Hatay'da Alevilik meselesini ortaya attılar. Aleviler Türktür. Bilmem Ekselans Başvekil ne düşünüyorlar. Alevi aleve tapan demektir. Onlar eski Türklerdir. Ateşperest Türklerdir. En nihayet lisan, Arapça, Türkçe vesaire, bir ırkın ayırt edici vasfı değildir. Kendilerine soracağım. Acaba bütün Suriyeliler hangi ırktandır? Arapça konuşmalarına rağmen. Belki aynı ırktanız. Tabii. Ben bu nokta üzerinde durmayacağım. Fakat batıdan bir millet gelecek, bunu tayin edecek. Bu benim hoşuma gitmiyor. Çok kıymetli dostlarımız Fransızlara ben açıkça söylediğim gibi siz de açıkça söyleyebilirsiniz: Bu işte onları hakem tayin etmeyeceğim. Bizi karşı karşıya bıraksınlar. Biz anlaşırız. Bu takdirde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Suriye devlet, millet ve Başvekili'yle yapacağı hareket, dostluk ve kardeşlik olacaktır. Bunu ben bütün dün yaya açıkça söylüyorum. Dostlarımız da açıkça söylesinler. Fransızlar bir şey yapamazlar, enerjinizi kullanmak şartıyla. Ben bunu somut olarak söylüyorum ve icabında da fiilen gösterecek vaziyetteyim. Fransızlar eğer şüphe ediyorlarsa bunu tecrübe edebilirler. Yapamam! Hepimiz Müslümanız. Yemin ederim ki, namusum üzerine söylerim ki, bırakmam! Çok temenni ederim ki, Fransız hükümeti aklını başına top lasın Namusum üzerine söylüyorum, bırakmam. Kendileri bilirler. Fakat daima Türkiye Cumhuriyeti'nin arzu ettiği şey, Suriye'nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. İsterlerse Suriyeliler bizimle dost olurlar veyahut olmazlar. Bu onların bileceği bir şeydir. Fakat, her halde bağımsız bir Suriye İslam devleti kurulmalıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye'yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. Bu, sizin enerjinize kalmış bir iştir. Eğer Suriyeliler isterlerse ben bunu yapacağım. Fransızlar bizimle ve Suriyelilerle dost olursa, tabii daha iyi olur. Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyorlarmış. Fakat evvela kendileri adam olsunlar. Suriyeliler zeki, modem ve nazik insanlardır. Fransızların terbiyesine ihtiyaçları yoktur. Suriyeliler böyle düşünmelidirler. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 30, s. 120-121-122.)

17 Ocak 1937 Tarihli Akşam gazetesine şu manşet atıldı: Filistin Arapları Türk idaresini istiyorlar. "Araplar harbi umumiden evvel Türk idaresi altında bulundukları zaman, şimdiki İngiliz mandasından daha çok mesud idiler." (Akşam, 17 Ocak 1937, s. 1.)

21 Kasım 1938 Tarihli Cumhuriyet gazetesine şu manşet atıldı: Atamızın ölümüne ağlayan Filistin O, yalnız sizin değil, fakat aynı zamanda bizim de babamızdı. (Cumhuriyet, 21 Kasım 1938, s. 5.)

“Müslüman Filistinliler, tıpkı Atatürk’ün Türkiye için söylemiş olduğu gibi “Millî hudutlar içinde millî istiklal” istiyorlar.” (Cumhuriyet, 21 Kasım 1938, s. 5.)

“Filistin Hareketi, Türkiye’de Atatürk’ün eliyle idare edilmiş olan İstiklâl Mücadelesi’nin ruh itibarıyla aynen kopyası halinde cereyan ediyor.” (Cumhuriyet, 21 Kasım 1938, s. 5.)

The Guardian, tüm dünyada Atatürk’ün anısına saygı duyulduğunu ve çok sayıda devlet adamının Atatürk’ün cenaze törenine katılacağını belirtmiştir. Habere göre İngiltere kralı bir taziye mesajı yayınlamış, ayrıca kralın törende temsil edilmesi kararlaştırılmıştır. Haberin devamında Sovyet Başbakan Vyacheslav Molotov, Fransa Cumhurbaşkanı Albert Lebrun, Almanya Cumhurbaşkanı Adolf Hitler, Avustralya Başbakanı Joseph Lyons, Yunanistan Başbakanı Ioannis Metaxas ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin taziye mesajı yayınladıkları belirtilmiştir. Haberde ayrıca İran Şahı Rıza Pehlevi’nin emriyle Atatürk’ün anısına İran’da bayrakların yarıya indirildiği, Bombay’daki Müslüman halka ait işyerlerinin Atatürk’ün anısına saygı amacıyla kapalı tutulduğu vurgulanmıştır. Haberin sonunda, Sovyet gazetelerinin Atatürk’ün ölümüne geniş yer verdikleri, Atatürk’ün anti-Alman politikasına karşılık Sovyet dostu bir siyaset takip ettiğinin Sovyet gazetelerinde özellikle vurgulandığı belirtilmiştir Ayrıca Daily Herald’in bir haberinde Atatürk’ün anısına saygı amacıyla İngiliz başkanlık sarayının bayrağının yarıya indirildiği belirtilmiştir. (Mekki Uludağ, İngiliz Basınında Atatürk'ün Hastalığı, Ölümü ve Reformları, Gazi Türkiyat, 33: s. 114.)

Pakistan Devletinin kurucusu Muhammed Ali Cinnah "18 Kasım 1938 gününün bütün Hindistan'da Kemâl Günü olarak anılmasını ister." "İslamın en büyük evlâdından biri" diye vasıflandırdığı Atatürk'ün kaybından dolayı Hindistan Müslümanlarının en derin üzüntülerinin dile getirilmesi için toplantılar düzenlemesi çağrısında bulunur. (Bilâl N. Şimşir, Doğunun Kahramanı Atatürk, Bilgi Yayınevi, 2.Basım, 2015, s. 378-379.)18 Kasım günü, bütün Hindistan'da "Kemal Günü" olarak anıldı. Bütün Müslüman dükkanları, okulları ve kamu kuruluşları, Rahmetli Cumhurbaşkanı'na ve Türk halkına saygı gösterisi olarak kapatıldı. Yalnız Müslüman halk değil, Hinduların da büyük çoğunluğu aşırı sempati gösterdiler. (Bilâl N. Şimşir, Atatürk'ün Hastalığı, Belleten, Cilt: 52, 1988, p. 1435.)

Asya ve Afrika halkları Atatürk'ün yalnız Türkiye'nin Lideri olarak değil, aynı zamanda "Doğunun Kahramanı" olarakta benimsemişler, bağırlarına basmışlardır. O'nu kendi liderleri gibi görmüşlerdir. Doğunun İslam kitleleri gözünde Atatürk, "İslam'ın Kahramanı" olarak sevip sayıyorlardı. Atatürk, bir meşaleydi, bir ışıltı, yol göstericiydi, önderdi, liderdi, liderlerin lideriydi. (Bilâl N. Şimşir, Doğunun Kahramanı Atatürk, Bilgi Yayınevi, 2.Basım, 2015, s. 382.)

Atatürk'ün ölümüyle İslam dünyasının uğradığı büyük kayba pek üzülmüş olan Maurice adası Müslümanları Cuma Camiine toplanmışlar ve Türk milletine hararetli sempatilerini sunmaktadırlar. (Bilâl N. Şimşir, a.g.e., s. 426.)

Hindistan'da Atatürk'ün ölümüne en çok Müslümanlar üzülmüş gibi görünüyordu. (Bilâl N. Şimşir, a.g.e., s. 379.)

M.Ali Cinnah şöyle söyler: “O'nun şahsında, yalnız İslâm âlemi değil, bütün dünya, tarih boyunca yaşamış en büyük insanlardan birini kaybetti.” Atatürk'ün önderliğinde Türk milleti yalnız kendi bağımsızlığını kurtarmakla kalmadı; bütün İslâm dünyasının ve ezilen ulusların kurtuluş yolunu gösterdi. Bununla da kalmadı; dogmaların esiri olmuş, geri kalmış toplumlara aklın, çağdaş ilmin ışığında yükselip ilerlemenin yollarını gösterdi. (Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk ve Atatürkçülük Dizisi: 4, Türkiye Cumhuriyeti'nin Temel İlkelerinden Laiklik, TTK Basımevi, Ankara, 1987, s. 9.)

Yusuf Hikmet Bayur şunları söylemiştir: “Sömürge durumundan kurtulmak ve bağımsızlığa kavuşmak isteyen ülkelerde bulunan Mücahitlerin Atatürk'ü önder bilmeleri, onun yolunu tutmaları da açıkça belirtir ki İslam dininin gerçek gerekliklerini o görmüş ve uygulamıştır.” (Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, Cilt: 1, Güven Basımevi, Ankara, 10 Kasım 1963, s. 351.) (...)“Hiç şüphesiz Atatürk son yüzyılların en büyük İslâm önderi ve kurtarıcısıdır.” (Yusuf Hikmet Bayur, a.g.e., s. 352.)

Falih Rıfkı Atay şunları söylemiştir:
Atatürk, Türkiye'yi şanlandırmış, Türkiye bir Müslümanlar yurdu olduğu için de İslam dünyasına çerağ (meşale) tutmuştur. Bu çerağın ışığında yüzleri gözleri aydınlanmış olanlardan öç almaya ne hakkımız var? Mustafa Kemal, vaktiyle o kadar parlayan yıldızı söndüğünden beri, İslam tarihinin gördüğü en büyük Müslümandır." (Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulmamak?, Pozitif Yayınları, Eylül 2023, s. 45.)

"Vatanı, milleti ve laisizmi ile dini kurtaran Atatürk nice devirlerin en büyük Müslümanıydı... Atatürk devrinde ne namaza, ne oruca dokunulmuştur. Camiler daima açıktır." (Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, İstanbul, 2009, s. 25.)

(...) "Yirminci yüzyılın dine hizmet eden en büyük Müslümanı odur. (Falih Rıfkı Atay, Kurtuluş, Pozitif Yayınevi, 3.Basım, İstanbul, 2023, s. 158.)

"Geçenlerde bir Batı gazetesi Vatikan'daki meclisin pek önemli kararlar alıp dağıtılması üzerine: -Katolik kilisesi yirminci yüzyıla ayak bastı, diyordu. Atatürk devrimleri kırk yıl önce Müslümanlığı bu bahtiyarlığa, yirminci yüzyıl medeniyetinin İslamlığı olmak mutluluğuna kavuşturduydu." (Falih Rıfkı Atay, Kurtuluş, Pozitif Yayınları, 3.Basım, İstanbul, Temmuz 2023, s. 163.)

Atatürk’ün Türkiye’de yaptıkları, 1923’ten sonra karanlık ve geri İslam dünyasına ışık tutuyordu. Her yerde azlık olan Batı eğitimi gençlikler Atatürk'e dayanarak softalara, mollalara ve bütün irtica geleneklerine meydan okuyorlardı. Nüfusumuz bugünkünün yarısıydı. Bugüne göre çok farklıydık. Şimdi endüstride başardıklarımızın dörtte birini başaramıyorduk. Ama itibarımız şimdikinden bin kat fazlaydı. 1943'te Hindistan'a gittiğimizde Müslüman ve Hindu gençleri: -Aman gazetelere Atatürk'ün yaptıklarını anlatınız. Bizi kimse dinlemez, onu ise dinlemeyen olmaz, diyorlardı. (Falih Rıfkı Atay, İmparatorluğun Batış Yılları, Pozitif Yayınları, 4.Basım, İstanbul, Kasım 2024, s. 120.)

Şimdiki Cezayir lideri: “Ah bir Atatürk olsaydı, diyordu; bunun manası yıktıklarımız, onun yıktıklarını yıkabilmektir asıl mesele, yapamadığımız budur bizim, eğer Cezayir'de o devrimler yapılmış olsaydı işimizi ne kadar kolay başardık demeye getiriyor." (Falih Rıfkı Atay, a.g.e., s. 121.)

“Mısır’dan Hindistan’a kadar bütün İslam diyarında, köylüler O’nu Allah’ın sevgilisi, din adamları imanın kılıcı, siyaset adamları Doğunun devrimcisi diye andılar. (Selahaddin Çiller, Atatürk İçin Diyorlar ki, s. 95, Cumhuriyet, 5 Ağustos 1935, s. 1-5. (Not: Buradaki Allah'ın sevgilisi ibaresi aşırıya kaçmış olabilir. Bu sözleri de Fransız Gazeteci  Marcel Sauvage kullanmıştır.)

Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında Türkiye Cumhuriyetini Müslüman bir ülke olarak tanıtır. 
Latin ülkelerinde, kadınlık hakkında devam eden bu görüş artık bugünkü toplumların ahlaki ve ekonomik durumlarına uymamaktadır. İslam ülkelerinden bahsetmiyorum; sebebi Türkiye Cumhuriyeti’nden başka, dünya yüzünde ya tam anlamıyla bağımsız Müslüman devlet yoktur, ya da var olanlarda tam anlamıyla demokrasi yoktur. (Mustafa Kemal Atatürk, Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, 2010, s. 128.)

Birazda Atatürk Dönemi barış üzerine konuşmak istiyorum.

Atatürk, 1921-1938 arasında dünyadaki 56 bağımsız ülkenin 37’sinde diplomatik temsilcilik açmakla beraber 40’ıyla da dostluk antlaşması imzalamıştır. (Bilal Şimşir, Cumhuriyetin Barışçı Dış Politikası Üzerine, Cumhuriyet Kazanımları, s. 81-92. Bu konu hakkında Sinan Meydan'ın yazısı için bakınız: Atatürk'ün İnsanlık Projesi.)

Atatürk, her zaman barıştan yana bir Liderdir. Savaşın zaruriyet dışında yapılmasına karşıdır ve katliam olarak görmüştür.“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh...” demiştir. (Hâkimiyet-i Milliye, 29 Birinciteşrin 1933, s. 74; Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 25, s. 119; Hakimiyeti Milliye, 21 Nisan 1931, s.1; Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 367-368.)

Mustafa Kemal Paşa, 3 Ocak 1921’de şöyle demişti: “Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve perişan edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 12, s. 200-201.)

Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1923'te şöyle diyor: “Behemehâl, şu ve bu sebepler için milleti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zaruri ve hayati olmalı. Hakiki kanaatim şudur: Ben milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. ‘Öldüreceğiz’ diyenlere karşı ‘ölmeyeceğiz’ diye harbe girebiliriz. Lakin, hayatı millet tehlikeye maruz kalmayınca, harp bir cinayettir.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 15, s. 215.)
 
Atatürk, 17 Mart 1937’de şöyle demişti: “En uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 29, s. 167.)

Konuşmamı bitirirken, çok değerli merhum Yaşar Nabi'nin Bosna'da görüştüğü seksen yaşlarında bir din adamından naklettiği şu sözleri hatırlatmak istiyorum: “Hiç bir din adamı İslâmlığa Mustafa Kemal kadar hizmet etmemiştir.” (Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk ve Atatürkçülük Dizisi: 4, Türkiye Cumhuriyeti'nin Temel İlkelerinden Laiklik, TTK Basımevi, Ankara, 1987, s. 9.)

Okuyup, vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mustafa Kemal Paşa ve Diktatörlük.

Mustafa Kemal Atatürk Masonluğu