Mustafa Kemal Paşa ve Diktatörlük.

“Diktatörlük milletleri mesut ve müreffeh kılmaz. Devletin esasını Cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazımdır.”
~M.Kemal

Bu yazıda Mustafa Kemal Paşa'nın Diktatörlüğüne değineceğim. İyi okumalar dilerim.

"Atatürk, diktatörlük sözcüğünün geçirdiği evrimin farkında olmakla beraber, sözcüğün ifade ettiği anlamdan hoşlanmamıştır. Diktatörlüğün korku, despotluk ve zorbalık ile ilişkilendirildiğinin farkındadır." (Kerem Ali Vahap, Türk İnkılabı Ekseninde Diktatörlük, Atatürk ve Kemalizm, 2018, s. 37.)

"Kendisi cumhuriyeti, ilkesel olarak ulus egemenliğini ve demokrasiyi benimsemiş bir yönetim biçimi olarak yorumlar: "Demokrasi ilkesi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi ilkesi, siyasî kuvvetin, egemenliğin kaynağına ve meşruiyetine temas etmektedir. Demokrasinin tam ve en belirgin hükûmet şekli Cumhuriyettir." (Kerem Ali Vahap, a.g.e., s. 37.)

"Medeni alanda ve eğitim alanında yapılan inkılaplara dahil bir gelişme de, esas itibariyle Atatürk'ün notları çerçevesinde şekillenmiş; Afet İnan'ın adıyla 1931 yılında basılmış olan Medeni Bilgiler kitabındaki demokrasi övgüleridir. Bu kitabın basılıp eğitim kurumlarında okutulması, demokrasiyi benimsemiş bir yurttaş topluluğunun ve neslin, başka bir deyişle demokratik toplumun elde edilmek istendiğinin açık delilidir. Kitap, ayrıca henüz tümü tanınmadan evvel, kadınların siyasi haklarına da vurgu yapmaktadır." (Kerem Ali Vahap, a.g.e., s. 37.)


“Atatürk, Demokrat idi, O; Asla Diktatör değildi.
(Tan, 10 Kasım (Son Teşrin) 1942, 8.Yıl - No. 2596, s. 4.)

Atatürk'ün hiç sevmediği bir kelime: Diktatör.
(Akşam 21 Kasım 1938, s. 5.)

Ömür boyu Cumhurbaşkanlığı teklifi üzerine gazetecilere söyledikleri:

Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve kamuoyu bilmelisiniz ki bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. (Cumhuriyet gazetesi, 26 Eylül 1930, No: 2295, s. 1.)

"Ben diktatör değilim. Ben; kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim." (Tan, 21 Haziran 1935, Sayı: 60- No: 3363, s. 1.)

Atatürk şöyle söylüyor: İsteseydim derhal askeri bir diktatörlük tesis eder ve memleketi öyle idareye kalkardım. Fakat ben istedim ki milletim için modern bir devlet tesis edeyim. Ve onu yaptım. (Yusuf Ziya Özer, Belleten, Nisan 1939, Cilt 3 - Sayı 10, s. 288.)

Atatürk şunları söyler: Birçok yerlerden müracaatlar görüyorum. Yaşadığım müddetçe reisicumhurluğumu istiyorlar. Bu, bizim prensiplerimize aykırıdır. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 18, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2006, s. 127.)

Atatürk Gladys Baker'e demecinde şöyle söylüyor: Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar; evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü, ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine boyun eğdirendir. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 27, s. 259; Cumhuriyet, 21 Haziran 1935, No: 3986, s. 3; Ayın Tarihi, Sayı: 19, Temmuz 1935; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 3, Ankara, 2024, s. 229.)

Mustafa Kemal Paşa şunları der: Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz.Toplara dayanan egemenlik devamlı olmaz. Böyle bir egemenlik ve hattâ diktatörlük, ancak ihtilâl olursa geçici bir zaman için gerekli olur. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 3, Ankara, 2024, s. 134.)

Halide Edip Adıvar bu konu hakkında şu değerlendirmeleri yapmıştır: Her ne olursa olsun, Mustafa Kemal Paşa'nın kudreti milletin eline bırakmak istediği, herhangi bir diktatör veya sultan istemediği görünüyordu. (Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı, Cilt: 2, 1998, s. 22.)

Feroz Ahmad şu değerlendirmeleri yapmıştır: Pratikte, Kemalistler için diktatörlük kurmaktan daha kolay bir şey yoktu. Eğer Kemal paşa o yolu tutmak isteseydi, orduyu iktidarı ele geçirmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Ama o, bu kolay yolu reddetti. (Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, 3.Basım, 1996, s. 163.)

Mustafa Kemal Paşa şunları demiştir: “Diktatörlük milletleri mesut ve müreffeh kılmaz. Devletin esasını Cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazımdır.” (Kazım Özalp, Atatürk'ten Anılar, Ankara, 1992, s. 26.)

Prof. A.J.Toynbee'nin bu konudaki görüşü de şöyle: (...) ''Bununla birlikte Türkiye'de tek parti yolu, hiçbir zaman F*şist-N*zi Komünist tipi bir diktatörlük biçimini almamıştır." (Turgut Özakman, Vahidettin, M.Kemal, Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, s. 569.)

Hasan Rıza Soyak şu değerlendirmeleri yapmıştır: Atatürk’ü, şahsı hakkında yapılan tenkitler arasında hemen hemen tek üzen şey diktatör telâkki edilmesiydi; bundan, haklı olarak, aşın derecede teessür duyardı. Nasıl müteessir olmasındı ki? O, yaradılışı ve mizacı itibariyle, diktatörlükten, diktatörlerden nefret eden bir adamdı; çocuk denilebilecek yaşlarından başlayarak, şahıs veya zümre saltanatı, keyfi idare, tahakküm ve istibdat ile durmadan mücadele etmişti. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 6.Basım, İstanbul, 2010, s. 57.)

Fransız Büyük Elçisi Kont de Chambrun: Mustafa Kemal; hükümdar, diktatör, halife ve daha birçok şeyler olabilirdi, fakat büyük adam olmak için O’nun parlak unvanlara ihtiyacı yoktu. Kibirsizdi; gösterişi sevmez, övünmesini bilmezdi. Her gün biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu. (Hasan Rıza Soyak, a.g.e., s. 59.)

Mesuliyet karşılığı salâhiyetlere taassup derecesinde hürmetkârdı. Herhangi bir mesele hakkında vazifeli ve alakalılann mütalaalannı dinlemeden, hatta onlarla müzakere ve münakaşa etmeden kendi görüşünü açıkladığı vekarar verdiği vaki değildir. Ben, nihayet bir memur olduğum halde, maiyetindeki uzunca vazife hayatımda ciddi meseleler üzerinde, etraflıca konuşup fikir teati etmeden kendisinden emir aldığımı hatırlamıyorum; aynı zamanda huzurunda konuşurken aklıma gelen mütalaalan arz etmekten çekinmek gibi bir hisse kapıldığımı da tahattur etmiyorum. (Hasan Rıza Soyak, a.g.e., s. 42.)

İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Lorraine şu değerlendirmeleri yapmıştır: "Atatürk'ü diktatör sayanlar olmuştur. Bence bu hem yanlış, hem de yanıltıcı bir görüştür... Çünkü Atatürk, bilinçli olarak, kendi yokluğunda uygulanabilecek bir düzen kurmağa, kendinden sonra sürebilecek bir hükümet ve yönetim sistemi yaratmağa çalışıyor. (Turgut Özakman, Vahidettin, M.Kemal, Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, s. 561.)

Atatürk şöyle der: "Dışarıdaki kapıcıya bir sorun bakalım. O bile benden korkmaz. Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez. Topla tüfekle kurulan bir iktidar bile daima geçici olacaktır. Bir ihtilal sırasında ona ihtiyaç duyulabilir. bir süre diktatörlük de gerekir. Büyük işler asla komisyonlar tarafından gerçekleştirilmemiştir. Bugün burada tamamen sulh içinde bir memleket görüyorsunuz. Sahip olduğumuzdan tek bir metrekare bile fazla toprağa ihtiyacımız yoktur, memleketimiz çok büyüktür; vatandaşlarımız için hiç de küçük değildir. Bütün memleketlerle barış ve dostluk anlaşmamız var ve ordu sadece yeni hücumlardan korumak için bulunuyor. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 23, s. 271.)

Paşa Hazretleri bir İtalyan muharriri olan Kont Sfartza bir eserinde size diktatör diye yazmış, gençlik buna ne cevap versin? Hiç düşünmeden: — Ben bir diktatörüm! dedi. Hep şaştık... Sonra devam etti: Benim yaşamımı inceleyenler görürler ki, ben Mısır firavunları gibi kendime mezar yaptırmak için kırbaçlar altında insanları sürmedim. Ben, memlekette uygulamak istediğim herhangi bir fikri evvelâ kongreler toplayarak, onlarla konuşarak bu fikirleri onlardan aldığım yetkiye dayanarak uyguladım. İşte Erzurum, Sivas kongreleri, işte Büyük Millet Meclisi bunun en canlı ifadeleridir. (1932)
(Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, İstanbul, 1958, s. 304.)

Kendisine “Atatürk!” diye söz yöneltilmesi üzerine söylemiştir: Kendisine yalnız adıyla hitap ettiren, benim kadar demokrat devlet başkanı biliyor musunuz? (M. Şükrü Akkaya, Ülkü Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 24, 1948, s. 5.)

Tarihçi İlber Ortaylı şu değerlendirmeleri yapmıştır: “İyi bir diktatördünüz” sözüne itibar edeceğini hiç zannetmiyorum. Onun diktatör olma niyeti hiç yok. Batı demokrasisini istiyor ama otoriter bir liderdir. (İlber Ortaylı, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, Kronik Yayınları, 31.Basım, İstanbul, 2022, s. 102.)

Mustafa Kemal'e gelince, kendisi şartlar dolayısıyla diktatördür. Ama belirttiğimiz gibi teorisinde diktatörlük yoktur. (İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Kronik Yayınları, 8.Baskı, İstanbul, 2022, s. 130.)

Zafer Toprak şunları söyler: İktidar hiçbir evrede Avrupa'dakilere benzer mutlak ya da diktatorial bir nitelik taşımadı. (Zafer Toprak, Atatürk (Kurucu Felsefenin Evrimi), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6.Basım, İstanbul, Aralık 2023, s. 8.)

Anıl Çeçen şu değerlendirmeleri yapar: Kemalist sistem başta demokratik değildi, ama totaliter de değildi, (...) Tek parti rejimi her fırsatta çok partili rejime dönüştürülmeye çalışılıyordu. Asıl amaç, Batılı anlamda çok partili bir rejimi kurmaktı. (Anıl Çeçen, 100 Soruda Kemalizm, 8.Basım, Ankara, 2009, s. 20.)

"O halde, neden basın da hür değil ?" "Prensiplere; Cumhuriyet'e ve laik devlete saldırmadığı sürece hürdür." yanıtını vermiştir. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 23, s. 271.)

Mete Tunçay şu değerlendirmeleri yapmıştır: "CHP'nin 1923-45 dönemindeki tek parti yönetimi bir diktatörlük olduğuna şüphe yoktur." (Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması (1923-1931), s. 24)

Lord Kinross: "Gazi'nin diktatörlüğü demokratik şekillere dayanan bir diktatörlüktü. O kendi devrindeki öteki diktatörlerin yapamadığı bir şeyi yapıyor; kendi öldükten sonra yaşamını sürdürecek olan bir hükümet sisteminin temelini atmaya çalışıyordu."
(Lord Kinross, Atatürk - Bir Milletin Yeniden Doğuşu, s. 661-662.)

Bernard Lewis şu değerlendirmeleri yapmıştır: (...) "Ertesi gün, Hükümete iki yıl için olağanüstü yetkiler veren, aslında diktatörce yetkiler içeren ağır "Takrir-i Sükun Kanunu" alelacele Meclis'ten geçirildi." (Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, 6.Basım, Ankara, 2013, s. 357-358.)

Ne var ki 1927'ye gelindiğinde durum değişmişti. Kemalist rejim artık hakimiyeti tam olarak ele almıştı ve fiilen diktatörce bir kudrete sahipti.
(Bernard Lewis, a.g.e., s. 371.)

Andrew Mango şunları yazar (Ali Şükrü Bey cinayetinden sonra); Mustafa Kemal açısından esas sorun bir milletvekilinin cinayete kurban gittiğini öğrenerek ayağa kalkan meclisti. İstasyon şefinin evine gelir gelmez Mustafa Kemal, aceleyle bir kabine toplantısı düzenledi ve yeni bir seçim yapılması kararı alındı. Mecliste çoğunluğu oluşturan kendi taraftarlarını, meclisin dağıtılması yönünde oy kullanmaları için ikna etti. Bu öneri derhal meclise götürüldü ve hiç itirazsız kabul edildi. Verdikleri karardan dolayı milletvekillerini kutlayan Mustafa Kemal, Türk devletinin başında ne bir taçlı hükümdarın ne de bir diktatörün bulunduğunu söyledi. Şimdilik bu sözler doğruydu ama meclis, nihayet komisyondan çıkmış olan yeni seçim yasasını oylayınca, İkinci Gruba mensup mebuslann seçimlerde hiçbir şansı bulunmadığı anlaşıldı. (Andrew Mango, Atatürk, Yeni Binyıl, 1.Basım, İstanbul, Nisan 2000, s. 370.)

Aralık ayında görüştüğü tanınmış Alman tarihçi Emil Ludwig onu bir 'diktatör' olarak tanımlayınca çok sinirlenmişti. "Ben ise millete miras olarak
bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum," dedi Mustafa Kemal. (Andrew Mango, a.g.e., s. 455.)

1924 yılında hazırlanan ilk cumhuriyet anayasası, bu ilkeleri yüceltmiş ve 1950 seçimlerinden gerçek bir parlamenter hükümetin çıkmasına olanak veren temeli oluşturdu. Atatürk ardında bir diktatörlük değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı. (Andrew Mango, a.g.e, s. 513.)

Erik Jan Zürcher şu değerlendirmeleri yapar: "Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu'nun ilan edilmesinden itibaren Türkiye'nin yönetim biçimi, bir otoriter tek parti yönetimi, açıkçası, bir diktatörlüktü." (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, 3.Basım, İstanbul, 2020, s. 9.)

Mustafa Kemal ile ilgili ilk haberi 1 Ağustos 1919’da yayınlayan gazete, O’nu “Milliyetçi kuvvetler diktatörü” olarak nitelendirmiştir. (Osman Ulugay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, Yelken Yayınları, İstanbul, 1974, s. 43-44; 50.)

"Prof. Jaeschke’ye göre onun bir diktatör olduğu savı yanlış bir düşüncedir. Çünkü o “Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcından beri, halk ile yakın işbirliği yapmaya çok büyük değer verirdi.” Sir Percy Loraine de onun diktatör olarak nitelenmesini çok yanlış ve yanıltıcı bulur. Bunun kanıtı “kendisinin yokluğu hâlinde işleyecek bir mekanizmayı bilinçli olarak kurmuş” olmasıdır. İlk günlerde, yeni anayasa yapılmadan ve bunun kuruluşları işlemeye başlamadan önce, kuşkusuz kendi inisiyatifi ile kesin harekette bulunmak zorunda idi. Herkese ve her şey için emir vermekten çok, kurumların kendi sorumluluklarını başarmaları için büyük çaba gösteriyordu. Bunu rağmen ileri görüşlülüğü öylesine keskin ve isabetliydi ki çalışma arkadaşları güç ve karmaşık durumlarda ona kendiliklerinden danışma ihtiyacı duyarlardı." (Cihan Dura, Atatürk Devrimi Yarıda Kaldı, s. 180.)

"Atatürk’ün bir diktatör olmadığının başka bir göstergesi de -Eleanor Bisbee’nin belirttiği gibi- Türklerin onu bir diktatör olarak görmemesidir."
(Cemal Enginsoy, “Batı Yayın Dünyasında Atatürk,” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.3, Temmuz 1985, s. 840'dan naklen Cihan Dura, Atatürk Devrimi Yarıda Kaldı, s. 181.)

Yusuf Hikmet Bayur şu değerlendirmeleri yapmıştır: "Atatürk yalnız bir konuda genel tartışmağa izin vermemiştir. O da dinin riyakarane sömürülmesi konusudur. Bir tedbirin yurt ve ulusun yarar veya za-rarına olduğu konusu üzerinde tartışılırken herhangi bir kimse veya parti bunu bilim, siyasa, hukuk ve saire bakımından inceleyeceğine o yönleri bırakıp halka açıkça veya el altından bu yapılırsa cehennemde cayır cayır yanarsın» cinsinden telkinlerde bulunursa bu gibileriyle akıl ve matık yolundan giderek tartışarak hak kazanmak doğal olarak kabil olamazdı. Buna göz yumulunca da Türkiye devletini Osmanlı'nın uğradığı yıkımdan kurtarmanın imkânı kalmazdı. Bir zamanlar basımevleri, modern bilimler, yeniçerilere yeni silahların gerektirdiği talimler şeriate aykırı gösterilmiş baştakilerle halk cehennem azabiyle korkutularak bu yenilikler yüzyıllar boyunca Osmanlı ülkesine sokulmamıştı. Bu yüzden de XVI. yüzyılın en güçlü devleti her bakımdan geri bırakılıp git gide sönmüş ve bir hiç olmuştu.
ve Atatürk'ün diktatörlüğü ancak ve ancak bu yönde kendini göstermiş ve tek parti usülü, fili bakımdan, ancak ve ancak bu yüzden kurulup yaşamıştır. İlerde göreceğimiz gibi Gl. Kâzım Karabekir'in ve daha sonra Fethi Okyar'ın başkanlık ettikleri partiler, baştakiler istemeseler bile, hep bu gibi dini dünya işlerinde gericilik uğurunda kullananların desteğine mazhar oldukları için kapanmışlardır. (Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, Ankara, 1963, s. 345.)

Falih Rıfkı Atay maalesef yanlışa düşerek Atatürk'e diktatör demiştir: "Atatürk diktatör mü idi? Rejimine bakarsanız evet." Fakat ne mizacı, ne de ideali bakımından diktatörlük inançlısı değildi. Nitekim zamanının diktatörlerinden hiçbirini sevmemiştir. Ne Hitler'in, ne de Mussolini'nin lehine konuştuğunu hatırlamıyo-
rum. Hitler, Mussolini ve Stalin, üçü de sivil iken üniformalarını bir gün bile bırakmamışlardır. Atatürk Mareşal iken, üniformasını bir iki defa ancak manevralarda giymişti. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 598-599.)

Başka kitaplarında ise şunları ifade eder: "Diktatör sözünden tiksindiğini hep bilirdik. Atatürk  karakterce demokrat, ve inanç bakımından hürriyet rejimcisi idi." (Falih Rıfkı Atay, Atatürk Ne İdi?, Pozitif Yayınları, Mart 2022, s. 8.)

Atatürk: "Ben diktatör değilim. (...)"
(Falih Rıfkı Atay, a.g.e., s. 35.)

Falih Rıfkı Atay şunları söyler: "Teferruat ile uğraşmayı sevmezdi. Yalnız dış politikaya devamlı bir ala ka göstermiştir. Bazı meselelerde, şikâyet ve tenkitler üzerine müdahaleler yap mak ve hakem rolü oynamaktan başka, hükümet işleri ile pek yorulmamıştır." (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 462.)

"Mizaçça demokrat fakat milli varlığı kurtarmak için inkılapları gerçek leştirme bakımından amansız, eğilip bükülmez bir savaşçı idi. Bir gün, kapalı bir parti grubu oturumunda inkılap meseleleri konuşulurken, 'Arkadaşlar...' demişti, 'Umur-u cariyede (genel işlerde) halkın temayüllerini dikkate almalıyız. Halka karşı gitmemeliyiz. Fakat prensiplerimiz davasında bir tek kişi kalsak, başımızı verir, taviz vermeyiz!" (Falih Rıfkı Atay, a.g.e., s. 618.)

"Atatürk, Hitler ve Mussolini gibi, demokrasiler aleyhine hicivler ve diktatörlük lehine methiyeler söylemiş değildir. Hususi meclislerinde dahi milli hakimiyet davasına gönülden bağlı olduğu sezilirdi. Onun düşmanlığı, yobazlığa idi. Geriliğe idi. Türk şerefini düşüren ve Türklüğü gelişmeden alıkoyan kara ve karanlık gelenek ve göreneklere karşı idi." (Falih Rıfkı Atay, a.g.e., s. 599.)

Atatürk partisi Nazilik ve faşistlik gibi, demokrasiyi yıkmak hedefini güden bir parti değil, bilakis demokrasiyi hazırlayan, rejimi "kayıtsız şartsız milli hâkimiyet'e doğru götüren bir parti idi. Anayasanın özü bu idi. Demokrasi ile tek dereceli seçim devri de gelir. Tek dereceli seçimle memleket idaresini halk yığınlarına teslim etmek davasında bulunan bir diktatör, yeni yetişen kuşakları ilk sivil okul eğitiminden geçirmeyi baş kaygı edinmeliydi. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, Temmuz 2023, s. 524.)

Atatürk Avrupa'nın diktatörlerinden hiç hoşlanmıyor ve demokratik cepheyi tercih eder
görünüyordu. (Osman Okyar, Fethi Okyar'ın Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, Ankara, Ağustos 1997, s. 54.)

(...) Gazi, cevap verdi : "Bunlara tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıydı. Vakıa bir meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize dictateur nazariyle bakıyorlar.
Geçen sene Ankara'yı ziyaret eden Alman muharrirlerinden Emil Ludwig bana şekl-i idaremiz hakkında tuhaf sualler sormuş ve diktatörlüğümüze kanaat ederek geri dönmüş ve bu kanaatini de yazmıştır. Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım:
Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesedir. Ben ise, millete miras olarak bir istibdat müesesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum. (Osman Okyar, a.g.e., s. 98.)

Fethi Okyar: Gazi: "Ben cumhuriyeti tesis ettim; fakat bu gün şekl-i idare cumhuriyet midir, diktatörlük müdür, şahsi hükümet midir, belli değildir. Ben fani bir insanım, ölmeden evvel isterim ki millet hürriyete alışsın. Bunun için bir muhalif fırka tesis ediyorum; ve bu işi Fethi Bey'den başka hiç kimseye teslim edemem. Bu hususta Fethi'ye gösterdiğim itimadı başka hiç kimseye gösteremem" demiş ve hakkımda daha sair sitayişlerde bulunmuştur. (Osman Okyar, a.g.e., s. 117.)

Netice itibariyle, yukarıda sunduğumuz noktaları bir bütün halinde mütalaa edersek, Atatürk, 1930-1938 döneminde uyguladığı tek parti yönetimi ile, diktatörlüğü yerleştirmek değil, Türkiye'de yeniden çok partili sistemin gelişimini beklemek ve böyle bir gelişmeye kapıyı açık tutmak istedi. (Osman Okyar, a.g.e., s. 183.)

Münir Hayri Egeli şunları aktarır: "Ben diktatör olsaydım sen bana bunu soramazdın." (Münir Hayri Egeli, Atatürk'ün Bilinmeyen Hatıraları, s. 39.)

Atatürk'ün çocukluk arkadaşı Asaf İlbay'ı dinleyelim: "Atatürk'ün huzuru, adeta bir danışma meclisi idi. Orada her şey konuşulurdu. Dahili ve harici söylentiler, halkın arzu ve dilekleri çok kere mevzu olarak ele alınırdı. Atatürk diktatör değil, ince bir demokrattı." (Asaf İlbay, Çocukluk Arkadaşım Atatürk (Mustafa Kemal'le 45 Yıl), Kaynak Yayınları, 2.Basım, İstanbul, 2014, s. 105.)

"Atatürk bir diktatör değil, bir dâhi, eşsiz bir hilkat idi. Dünya da onun kadar milleti tarafından sevilen ne bir kral ne bir hüküm dar ne de bir devlet reisi görülmemiştir, görülmeyecektir." (Asaf İlbay, a.g.e., s. 144.)

Atatürk'ü dinleyelim: "Çocukluğumda bile anamın bana 'paşa' dediğini sen herkesten iyi bilirsin. Bu kadar laubaliyane hareket ve hitaba müsaade edemem. Cumhur reisinin huzurunda bulunduğunu unutmamalısın, müsamahaya nezaketle mukabele edilir." (Asaf İlbay, a.g.e., s. 104.)

"Mustafa Kemal, büyük bir devlet adamı ve lider olmasına karşın hiçbir zaman diktatör olmamıştır." (Serdar Sakin, Ulusal Bir Devlet Kurucusu Olarak Mustafa Kemal Atatürk, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 15 Yıl : 2003/2 (191-205 s.) s. 197.)

Atatürk: Ben diktatör değilim. Çünkü fikirlerimi ve düşüncelerimi zora dayanarak kabul ettirmeyi asla benimsemedim, arzulamadım ve uygulamadım. Ben yaşadığım zaman içinde milletimin hayrına, refahına ve maddî manevî mutluluk ve onuruna uygun gördüğüm önlemlerin alınmasına çalıştım. Hepsinin bileşkesi uygar ve ileri bir yaşamın yaratılması çabasıdır. (Hamdullah Suphi Tanrıöver’den naklen, Cemal Kutay, Mustafa Kemal’in Ufuktaki Manevî Mirasçısı ile Sohbet, s. 2.)

Atatürk 1930'da şöyle der: "Korku üzerine hakimiyet bina edilemez. Toplara dayanan hakimiyet payidar olmaz. Böyle bir hakimiyet ya da diktatörlük ancak ihtilal zamanında geçici bir süre için lazım olur." (Bernard Lewis, a.g.e., s. 323.)

"Gazi, bir politika oyunu, bir hükümet baskını ile kuvvet ve cebir kullanarak, hatta bir sınıf veya zümrenin arzusu ile devletin bütün kudret ve salahiyetlerini nefsinde toplamış bir politikacı değildir ki, diktatör sıfatı ona yakışsın. Gazi, bütün bir milletin tarihe ve cihana karşı isyan ve ihtilali neticesi, millet tarafından işbaşına getirilmiş bir kurtarıcıdır. O, dahili politika tertibatıyla iktidar makamını ele geçirmiş bir siyaset adamı değil, büyük bir milletin ıstırabının doğurduğu bir kahramandır. Bu farkı anlamak için, onun doğuşunu ve yükselişini hakiki diktatörlerin hayatıyla mukayese etmek kafidir. Gazi, nasıl diktatör olur ki, vatanın geleceğini kurtarmak için cephede ordular idare ederken, kendine, şahsına düşman unsurların da içinde bulunduğu Millet Meclisi'ni hiçbir an ihmal etmemiş, düşman ordularına göğüs gerdiği, yahut taarruzlar hazırlamakla meşgul olduğu cehennemi günlerde, Millet Meclisi'ndeki demagoglara, hasetçilere meram anlatmak için devamlı olarak cepheden Ankara'ya giderek kürsüden Meclis'i ikna etmek vazifesini lüzumsuz bir zahmet saymamıştır. Diktatör olmak isteyen milli bir kahraman için daha o zamanlar bu zahmeti külfet saymaktan kolay ne vardı? Gazi diktatör değil, mahsulü ve evladı olduğu milli iradenin kudret ve kutsiyetine tapan, dünyada her varlıktan üstün tuttuğu Türk milletinin vicdanından kuvvet alan en demokrat ruhlu bir devlet reisidir. Eğer, M. Armstrong, açık hakikati, ticaret emeline veya garaz sabit fikrine biraz tercih etseydi, Türkiye'nin son seneler tarihi zarfında, Gazi'nin diktatörlükten nefretini ispat eden nice açık hadiseler bulurdu..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 26, s. 63.)

İngiliz yazarın (H.C. Armstrong), kitabının adına yapıştırdığı bu diktatörlük vasfı Türkiye'yi iyi tanımayan Batı yazarları tarafından Mustafa Kemal isminin yanına sık sık takılan bir yönlendirmedir. Gariptir ki, Gazi'nin en az hoşlandığı, hatta en fazla nefret ettiği sıfat da budur. Bunun için, kitabı açmadan evvel bundan bahsedelim. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 26, s. 63.)

O Mustafa Kemal ki, hayret verici gayretlerinin sonunda memleketini günün birinde bizimkine çok benzeyen bir cumhuriyet haline koydu. Hemen söylemeli ki, Mustafa Kemal bir diktatör değildir. Ben onu hakiki bir cumhuriyetçi, laik, liberal, kelimenin bugün modası geçmiş de olsa pozitivist olarak kabul ediyorum. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt: 26, s. 220.)

Tüm bunlar göz önüne alınırsa Gazi Paşa'nın halka zulüm eden bir Diktatörlük tanımını sevmediğini, tiksindiğini söylemek ile beraber Müşfik bir Diktatör olduğu söylenebilir. Okuduğunuz için teşekkür ederim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mustafa Kemal Paşa ve İslam Dünyası.

Mustafa Kemal Atatürk Masonluğu